filmleri bazen ayrı ayrı izlersin, sonra bir hafta sonu aynı sayfaya düşerler. benim için o sayfa wim wenders oldu: 1976 tarihli zamanın akışında (im lauf der zeit) ile 2023 tarihli mükemmel günler (perfect days). arada kırk yedi yıl var; ikisinde de bir adam, bir araç ve yol kenarında sessizce akıp giden bir iş var.
iki yolcu, tek bir tekrar duygusu
zamanın akışında, doğu ve batı almanya sınırı boyunca küçük kasabaları dolaşan bir projeksiyon teknisyeninin, bruno’nun (rüdiger vogler) filmi. bruno kamyonuyla sinema salonlarını gezip makineleri onarıyor. yolda arabasını nehre sürmüş robert’le (hanns zischler) tanışıyor ve film, iki erkeğin yan yana geçen günlerine dönüşüyor. siyah beyaz, yaklaşık üç saat; robby müller’in kamerası hiçbir şeyi acele ettirmiyor.
mükemmel günler ise tokyo’da halka açık tuvaletleri temizleyen hirayama’nın (kōji yakusho) haftasını izliyor. sabah sokağı süpüren birinin sesiyle uyanıyor, arabada kaset çalıyor, öğle arasında ağaçların arasından süzülen ışığı küçük bir makineyle fotoğraflıyor. tekrar eden bir döngü; ama döngünün içinde küçük sapmalar var: bir yeğenin ziyareti, işi aniden bırakan bir meslektaş, akşam sohbetleri.
işin ritmi
ikisi de “iş” üzerine bir film. bruno için iş, ölmekte olan bir dünyanın makinelerini ayakta tutmak: salonlar kapanıyor, televizyon geliyor, projektörlerle kimse ilgilenmiyor. hirayama için iş, görünmez kalan bir hizmeti özenle yapmak. wenders ikisini de aynı şekilde filme alıyor: işi bir gösteri olarak değil, bir beceri olarak. ellerin hareketini, aletlerin sırasını, bitirilen işin ardından gelen küçük sessizliği izliyoruz.
sinema bazen en çok bunu yapıyor: emeği görünür kılıyor.
bu yüzden iki film de “yavaş” görünse de aslında dolu. yavaşlık, dikkatin bir sonucu: bir şeyi doğru yapmaya çalışan birini izlerken zaman başka akıyor.
müzik, kaset, yalnızlık
wenders’in filmlerinde şarkı hiçbir zaman fon değil. zamanın akışında’da müzik kutusu, radyo ve salonların hoparlörleri hikâyenin parçası; mükemmel günler’de ise hirayama’nın kasetleri adeta konuşmanın yerini tutuyor. film adını lou reed’in “perfect day” şarkısından alıyor ve şarkı, sıradan bir günün neden “mükemmel” sayılabileceğine dair en dürüst cümleyi kuruyor.
yalnızlık da ikisinde farklı bir yerde duruyor. bruno ve robert’in yalnızlığı konuşamamaktan, hirayama’nınki ise çok az konuşmayı seçmekten geliyor. biri bir eksiklik, öbürü bir tercih gibi; ama ikisinde de yolun sonunda yüzünüze doğru bir kamera ve “tamam, devam” diyen bir jest var.
birlikte izlemek için küçük bir sıralama
- önce zamanın akışında: üç saat ayırın, telefonu başka odaya koyun.
- birkaç gün bekleyin.
- sonra mükemmel günler: bu kez kısa ve sıcak. ikinci filmin ilkine verilmiş geç bir cevap gibi okunduğunu fark edeceksiniz.
sonra ne izlemeli?
wenders’in filmografisi geniş. bu çiftin devamı olarak üç öneri: alice in the cities (1974), yol filmi üçlemesinin ilki ve çocukla yetişkinin yan yana yürüdüğü sıcak bir film; paris, texas (1984), altın palmiye kazanan, kayıp bir adamın ailesine dönüş hikâyesi; wings of desire (1987), berlin’de insanlara kulak veren bir melek ve cannes’da en iyi yönetmen ödülünü getiren film.
sık sorulan sorular
mükemmel günler (perfect days) kaç dakika?
yaklaşık yüz yirmi dört dakika.
zamanın akışında hangi dilde?
almanca; siyah beyaz bir film.
önce hangisini izlemeliyim?
önce zamanın akışında, sonra mükemmel günler. ikincisi ilkinin geç bir cevabı gibi okunuyor.
yavaş sinemaya yeni başlıyorsanız bu çifti slow cinema rehberimle birlikte düşünün; orada daha başka başlangıç noktaları da var. filmleri türkiye’de nerede bulacağınızı ise türkiye’de film nerede izlenir? yazısında anlattım.




bir not bırak