kieslowski ve insanlık ideallerinin ironiyle dansı: “üç renk”

Kieslowski, üçlemesini bitirdiğinde yorgundu. Sinema adına yapabileceklerinin sonuna geldiğine inanıyordu ve başka bir film çekmeyeceğini açıklamıştı. Kurgusal açıdan mükemmel üç film yapmıştı: Mavi, Beyaz ve Kırmızı.

Bu üç film; Fransız bayrağının renklerinden ilham almıştı ve üç insanlık idealini yansıtıyordu: Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik. Ancak Kieslowski bayraktaki renklerin aslında bu idealleri yansıtması amacıyla konulmadığını öğrendiğinde çoktan üçlemesini tamamlamıştı. Belki de bu yüzden, filmlerinde bu kavramları yüceltmek yerine, onları bireysel varoluşun çıkmazlarında sorgulamayı tercih etti.

01. Mavi: Özgürlüğün Soğuk Yüzü

Serinin ilk filmi “Mavi” (Bleu), özgürlük temasını işler. Ancak bu, bayraklarda dalgalanan o coşkulu politik özgürlük değil; duygusal bir hiçliğin, hafızasızlığın özgürlüğüdür.

Ana karakterimiz Julie, bir trafik kazasında besteci kocasını ve küçük kızını kaybeder. Julie’nin hayatta kalan tek kişi olarak ilk tepkisi intihar etmek olur, başaramayınca ise “unutmayı” seçer. Evini, geçmişini, kocasının yarım kalan bestesini, hatta adını bile geride bırakarak Paris’in kalabalığı içinde bir hayalet gibi yaşamaya başlar. Kieslowski burada şu soruyu sorar: “Her şeyden, anılardan, sevgiden ve acıdan vazgeçmek bizi gerçekten özgür kılar mı?”

Film boyunca mavi renk, hem bir melankoli hem de bir sığınak olarak karşımıza çıkar. Julie’nin daldığı havuzun suyu, kızının odasındaki mavi kristal avize… Julie, duygusal bağlarından kurtuldukça özgürleştiğini sanır ama aslında bir boşluğa hapsolur. Özgürlük, insanlardan kopmak değil, acıya rağmen onlarla bağ kurabilmektir belki de.

02. Beyaz: Eşitsizlikte Eşitlik Arayışı

Üçlemenin ikinci filmi eşitlik idealini yansıtıyor. Yönetmen “her şey zıttıyla var olur” ilkesinden yola çıkarak eşitliği “eşitsizlikte” anlatma yoluna gitmiş. Zaten bir röportajında da filmin ana temasını “aşağılama” olarak nitelendiriyor.

Film, bir valiz sahnesiyle başlıyor. Bu seyircide bir merak duygusu uyandırıyor. Ancak filmlerinin kurgulamasını çok seven Kieslowski burada bir anlamda filmin de hikayesini özetliyor. Çünkü valizin içerinde ana karakterimiz Karol Karol var. Karol’un aşağılanmayla ve ‘eşitsizlikle’ olan mücadelesini başlatacak Fransa-Polonya yolculuğu bir valizin içinde gerçekleşiyor.

Filmi iki yarıya ayırırsak ilk yarısı Fransa’da, Karol’un karısının memleketinde geçiyor. Karol Karol bir takma isim gibi. Başı ve sonu yok. Belki de onu var eden şey bu hikaye. Onun kendi eşitlik anlayışına ulaşması. Karol Fransa’da bir mahkemede karısının iktidarsızlık ithamlarına tercüman vasıtasıyla cevap vermeye çalışıyor. Devamında karısından boşanıyor, pasaportuna el konuluyor ve Fransa’da beş parasız bir şekilde kalıyor.

Daha sonra onu metrodan tarağıyla bir Polonya ezgisi çalarken görüyoruz. Bu sayede Mikolay ile tanışıyor. Bu sahne hikayeyle paralel imgeler içeriyor. Çünkü Karol bir berber; karısıyla tanışması ve hayatını idare ettirmesi hep bu tarakla olmuş. Ayrıca çaldığı da kendi vatanından bir ezgi. Mikolay ile tanışması, intikam alma hikayesini başlatacak kıvılcım oluyor.

Filmin ikinci yarısı kirli beyaz bir görüntü içerisinde başlıyor. Karol; sosyalist sistemden vazgeçip kapitalist sisteme geçen vatanı Polonya’ya hırsızlar tarafından çalınmış valizinin içerisinde geliyor. Karol’un karısına ulaşma ve ondan öç alma hikayesi bu yeni kapitalist Polonya’da gerçekleşecek.

“Kimse bir başkasıyla gerçekten eşit olmak istemez. Herkes biraz daha eşit olmak ister.” – Krzysztof Kieslowski

Karol, Dominik’i kendi cenazesinde ağlarken izliyor. Döndüğünde onu karşılıyor ve birlikte oluyorlar. Karol yeniden iktidarına kavuşmuş görünüyor. Ancak Kieslowski’nin ve Karol’un istediği eşitlik bununla sınırlı değil elbette. Karol’un Dominik’ten “daha eşit” olma hırsı eski karısını hapse sokmuştur.

Filmin son sahnesinde Karol’un bir hapishaneye giriş yaptığını ve o an hapiste olan Dominik’i dürbünle takip ettiğini görüyoruz. O anda ilahi bir güçle veya Karol’un onu her gün izlediğini bilme gibi sıradan bir nedenle Dominik pencereden dışarıya el işaretleriyle bir şey anlatıyor. Bu sahne Karol’la Dominik’in tekrar birlikte olma ihtimallerine bir açık kapı bırakıyor. Kieslowski burada, eşitsizliğin içindeki o tuhaf dengeyle umutlu bir son istemiş olmalı.

03. Kırmızı: Kardeşlik ve Tesadüflerin Matematiği

Ve son perde: Kırmızı (Rouge). Kardeşlik temasının işlendiği bu film, diğerlerine göre daha sıcak, daha insani ama bir o kadar da karmaşık bir ağ örüyor. Burada “kardeşlik”, kan bağından ziyade, birbirine görünmez iplerle bağlı olan insanların hikayesidir.

Filmde genç model Valentine ile emekli, insanları dinleyen, karamsar bir yargıç arasındaki tuhaf ilişkiyi izliyoruz. Yargıç, komşularının telefonlarını dinleyerek onların hayatlarını “röntgenleyen” biri. Beyaz’daki Karol’un dürbünle izlemesi gibi, burada da bir “gözetleme” hali var. Ancak Yargıç, insan doğasının kötülüğüne o kadar şahit olmuştur ki, artık sadece bir gözlemcidir.

Kieslowski, Kırmızı’da tesadüflerin mimarı gibidir. Telefon kabloları, kırılan camlar, kaçan köpekler… Hepsi Valentine ve Yargıç’ı, hatta serinin diğer filmlerindeki karakterleri ortak bir kaderde buluşturur.

Filmin sonunda meydana gelen o büyük feribot kazası, sadece Kırmızı’nın değil, tüm üçlemenin finalidir. Mavi’den Julie, Beyaz’dan Karol ve Dominik, Kırmızı’dan Valentine ve Yargıç… Hepsi o felaketten kurtulanlar arasındadır. Kieslowski, “Kardeşlik” ilkesini, karakterlerini aynı felaket ve aynı kurtuluş anında birleştirerek gösterir. Hepimiz aynı gemideyiz ve birbirimizin hayatına teğet geçsek de, görünmez bağlarla bağlıyız.


Kieslowski bu üçlemeyle sinemaya veda etti. Belki de anlatmak istediği her şeyi, renklerin diliyle, ironiyle ve derin bir insan sevgisiyle anlatmıştı. Bize de bu renklerin arasındaki grileri bulmak kaldı.